GERİ DÖN

Yakın Tarihimize Yön Veren Yazılar

21 Ekim 2012-Akşam



Türkiye'de günlük gazetelerde yazan 570 köşe yazarı var. Buna bir de internet yazarlarını ve dergilerde haftalık/aylık yazanları ekleyin. Yetmedi. Her akşam ekranda fikir beyan eden yazarları da katın. Yaklaşık ve kabaca 1000 kişilik bir koro her gün fikir beyan ediyor. Daha amiyane tabirle söyleyecek olursam ahkam kesiyor.

Peki, aklımızda hangi cümle kalıyor? Kim ne söylüyor duyuyor muyuz? Ya da zihnimizi alt üst edecek derinlikte, yıllar geçse de okumaya doyamayacağımız kaç yazı var? Kaç fikrin peşinden gidecek durumdayız?

KAKOFONİDEN NE KALACAK?

Yüzleşmemiz gereken soruyu sormamızın zamanı geldi sanırım: Bu büyük kakofoniden geriye ne kalacak?

Peşinen söyleyeyim. Hiçbir şey! Medya aleminden entelektüel dünyamıza tek damla bilgi akıyor mu?

(Ben biraz şanslı azınlıktayım. Haftalık yazdığım ve biraz da geçmişi gelecekle bağladığım için yazılarımın zamana karşı direnci daha fazla oluyor. Kolay unutulmuyor. Yazımı ismiyle hatırlayan okurlarım var. Sosyal medyada aylar önceki bir yazısını görmek bir yazarın en büyük haz anıdır. Sık sık eski yazılarımın gezdiğini görüyorum. Ne mutlu bana...)

TÜRKİYE BİR FİKİR ÜLKESİYDİ

Ama biz böyle değildik. Türkiye bir fikir ülkesiydi. Yazılan her yazı aynı zamanda tarihe düşülen bir nottu. Ve bu yüzden köşe yazmak ciddi bir işti.

Peki tarihten bugüne bir uzansak... Gazete köşelerimizden geriye ne kaldı? Ya da başka türlü soralım. Tarihe yön veren yazılar hangileridir? Kimler kaleme almıştır.

Türkçülüğü sokağa indiren yazı; Başbakan Saracoğlu'na Açık Mektup

Türkçü Nihal Atsız, Orhun Dergisi'nde 1 Nisan 1944'de ve 1 Mayıs 1944'de iki ayrı açık mektup kaleme aldı. Türkçü bir başbakan olmasına karşın yine de devlette komünist kadrolara yer verildiğini, Türkçülerin ezildiğini dile getiren bir yazıydı.

3 MAYIS TÜRKÇÜLÜK GÜNÜ

Şu hitapla başlıyordu.

Sayın Başvekil,

Hem Türkçü, hem de başvekil olduğunuz için size bu açık mektubu yazıyorum. Yalnız başvekil olsaydınız bunları yazmak emeğine katlanmazdım. Çünkü Türkçü olmayan bir başvekile hitap etmenin ne kadar boş olduğunu bilirim.

Başbakan Saracoğlu'na şikayet ettiği isimleri de tek tek sıralıyordu. Sadrettin Celal Antel, Hasan Ali Yücel, Sabahattin Ali... Yazı üzerine Sabahattin Ali dava açtı. Davanın ilk duruşması 26 Nisan'da görüldü. Türkçü gençler salondan taşıyordu. Mahkeme 3 Mayıs'a ertelendi. 3 Mayıs günü daha büyük bir kalabalık toplandı. Mahkeme çıkışı Türkçü gençler Atsız'ı omuzlara alarak Başbakanlık binasına yürüdüler. Saracoğlu'na sevgi gösterilerinde bulundular.

-Ama küçük bir ayrıntı- Saracoğlu Ankara'da değildi. İsmet Paşa tarafından Bursa'ya sürgüne gönderilmişti.

Neyse, uzatmayayım... O yazıdan sonra gelişen olaylar sonucunda ünlü Turancılık davası açıldı. Aralarında Alparslan Türkeş'in de bulunduğu çok sayıda genç hapse atıldı.

Ve gösterinin yapıldığı 3 Mayıs, o günden beri Türkçülük Günü olarak kutlanır.

Devam edelim.

KOMÜNİST AVINI BAŞLATAN YAZI

Komünist avına doyulmamıştı.

Tanin gazetesi başyazarı Hüseyin Cahit Yalçın'ın kaleme aldığı bir yazıydı. 'Kalkın ey ehli vatan' başlığını taşıyordu... 3 Aralık 1945 günü yayınlandı. Tan Gazetesinin komünist yuvası olduğunu iddia ediyordu. Yani Tanin, Tan'ı ihbar ediyordu.

Yazının yayınlandığı gün, hazır olan 'ehli vatan' hemen ayağa kalkmıştı. Tan gazetesi kalabalık bir öğrenci grup tarafından yağmalandı, yıkıldı. Bu olay Türk basınına kara bir leke olarak düşmesinin yanı sıra aynı zamanda ileriki yıllarda başlayacak komünist avının da habercisi oldu.

Sağımızı solumuzu şaşırtan yazı; Düzenin yabancılaşması

İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. İdris Küçükömer Akşam gazetesinde 4 gün üst üste yayınlanan makalesiyle Türk siyasi hayatını alt üst etti.

SAĞ SOL, SOL DA SAĞDI

Küçükömer 'Düzenin Yabancılaşması' adıyla kaleme aldığı makalelerinde sağ ve sol kavramlarının Türkiye'de yanlış kullanıldığını yazdı. Sağ sol, sol da sağdı. Ama bu makalelerin asıl yazılış sebebi Doğan Avcıoğlu'nun 1968'de kaleme aldığı Türkiye'nin Düzeni kitabına bir cevaptı. Küçükömer'in bu makale dizisi genişletilerek kitaplaştı. Ona bir cevap da Beşikçi Hoca'dan geldi. İsmail Beşikçi hoca da tam bir yıl sonra 'Doğu'nun Düzeni'ni yazdı. (Daha önce yazmıştım. Türkiye'yi ve yakın tarihimizi anlamak istiyorsanız bu üç kitabı muhakkak okumalısınız. Kitapların hikayesi için 2 yıl önce kaleme aldığım o yazıya bir göz atın derim.)

EMPERYALİZMİ TARİF EDEN YAZI!

Osmanlı ile Cumhuriyet'in emperyalist ülkelerle ilişkisini anlatan en güzel yazı

Doğan Avcıoğlu'na aittir. 1982'de Cumhuriyet gazetesinde kaleme aldığı 'Pabuçcu Muştası' şahane bir yazıdır. Hele bugünleri anlamak istiyorsanız, 'Pabuçcu Muştası'nı mutlaka okumanız gereklidir.

'Kendi gücüyle reform yapmak ve kendi halkına dayanmak yerine Avrupalı sefirlerin koltuk değneği ile Avrupalılaşmaya kalkışan ilk Batıcı aydınlarımız, kısa sürede, sefirlerin emir kulu durumuna düşerler. Sefaretlere kapılanırlar. Nüktedan Fuat Paşa, Batılılaşma yolunda sefaretlere kapılanmanın gerekçesini filozofça açıklar:

'- Bir devlette iki kuvvet olur. Biri yukarıdan, biri aşağıdan gelir. Bizim memlekette yukarıdan gelen kuvvet (padişah), cümlemizi eziyor. Aşağıdan ise (halk), bir kuvvet hasıl etmeye imkan yoktur. Bunun için pabuçcu muştası gibi yandan bir kuvvet kullanmaya muhtacız. O kuvvetler de sefaretlerdir.''

İşte bir bölümüne Osmanlı Devleti'nin gerçekten muhtaç olduğu reformlar, pabuçcu muştasının yandan desteğiyle yapılır. Namık Kemal gibi büyük bir yurtsever dahi, 'pabuççu muştasıyla çağdaşlaşma' yöntemini savunur:

'Tanzimat'ı o zaman kamuoyu himayesine vermek, cellat eline teslim kabilinden olmaz mıydı?'' Oysa emperyalist devletin pabuççu muştasıyla çağdaş uygarlığa ulaşılamayacağını, yalnızca sömürgeleşileceğini görmek çok kolaydı. İngiltere yönetimindeki Hindistan ve Osmanlı'dan Fransa'ya geçen Cezayir gözler önündeydi. Buralarda insan hakları değil, sömürge statüsü uygulanıyordu. Toprakları zorla ellerinden alınan Cezayirliler açlığa mahkum ediliyor, vatandaşlık statüsü yalnız Avrupalı göçmenlere tanınıyordu. Yeni Osmanlılar bunu biliyorlardı, ama ne yukarıya ve ne de aşağıya, yani halka güvenemediklerinden 'pabuçcu muştası'' arıyorlardı.

Türkiye'nin karanlık 12 Eylül döneminden yeni yeni çıkmaya başladığı yıllardı. Herkes aydınlık günlerin umudu içindeydi. Ülkeyi karabasandan çıkartacak bir umut. İlhan Selçuk'un 1988'de yazdığı Japon Gülü'nü kim unutabilir?

Bülbül, aşk, diken, ahu, bade, şarap, kadeh, gonca sözcükleri çağrışım zincirinin halkalarıyla kolayca eklemlenir güle; katmerli güller, kokulu güller, gonca güller, dikenli güller baharda açılıverirler.

Japon gülü bunlardan uzakta yaşar.

Çoğu baharda doğa aldanır, ağaçlar erken çiçeklenir, ortalık donansa da insanın yüreğine kuşku düşer; çünkü kış, kar, don, soğuk geri dönerse vurgunu yiyen sapır sapır dökülecek, renkli cümbüş düş kırıklığı yaratacaktır. Japon gülünün böyle bir aldanışı yok; çünkü kış kıyamette gülümsüyor.

Kimi çiçek zorda açar.

Kayalık dağ yamacında, kızgın çöl kuraklığında, pis kokulu bataklıkta, ulu bir ormanın güneş girmeyen kuytuluğunda, hiç umulmadık bir yerde rastladığın çiçek, zindanın dibinde bembeyaz dişleriyle gülümseyen umut gibidir. Japon gülünün açması için ne ağaçların dallarına su yürümesine, ne toprağın buram buram bahar kokmasına, ne doğanın içten işe kıpırdanmasına gerek var. Zor günlerin çiçeği Japon gülü.

Belki de bunun için onu çok seviyorum, yeni yıla girerken yine açtığını görünce bir sevindim; elimi salladım pencereden:

Merhaba Japon gülü!

Kimi insan Japon gülü gibidir.

En zor günleri bekler açmak için, karanlık, soğuk, fırtına, tipi vız gelir.

O kişiyi ne kışın geri dönmesi korkutur ne kırağı çalması, ne don tutması...

Heeeey! Yurdumun Japon gülleri...

Hepinize merhaba!'

DEMOKRASİYİ TARTIŞAN YAZI

Bekir Coşkun'un tarihe mal olan 'Göbeğini kaşıyan adam'ını da atlamayalım. Avantayla beslenen birikimsiz, kaba saba bir seçmen profilini tarif ediyordu Coşkun. Ve çok tartışılan yazısı şu cümlelerle bitiyordu.

'Atatürk'ün kızları al bayraklarla yürürken, bu ülkenin aydınlık yüzlü erkekleri meydanları doldururken, çocuklar annelerinin-babalarının elini tutup yarınlarına şimdiden sahip çıkmaya kalkarken...

Göbeğini kaşıyan adam uzakta bıyık altından güler.

Ve sandık ortaya konulduğunda...

Göbeğini kaşıyan adamın dediği olur.

Çünkü demokrasi, bilinçte aşağı-yukarı eşit insanların rejimidir. Bir toplumun çoğunluğu 'göbeğini kaşıyan adam' ise, orada demokrasi olmaz, olamaz...

Tayyip Erdoğan işte ona güvenir:

Göbeğini kaşıyan adama...

(Şimdilerde Ateş İlyas Başsoy'un kitabı 'AKP neden kazanır CHP neden kaybeder'de portreleştirdiği Selim Türkhan tiplemesidir aslında Bekir Bey'in söylediği. Aynı tipolojiye Yılmaz Özdil de Bidon Kafa adını takmıştı. Başbakan onu da sert eleştirdi.)

Başbakan Erdoğan uzunca bir süre Coşkun'un bu tanımına yüklendi. 'Halkı aşağılıyor' dedi. Ama tarihe dikkat edelim. Bekir Bey bu yazıyı 3 Mayıs 2007'de kaleme aldı. Daha doğrusu 3 Mayıs'ta yayınlandı. Yani 27 Nisan e-muhtıra'nın rüzgarının halen estiği günlerde.

Ama yazıdan tam bir gün sonra, yani 4 Mayıs 2007 günü- şifre kodları günler, aylar sonra ortaya çıkacak olan ünlü - 'Dolmabahçe görüşmesi' yapılacaktı. Başbakan Erdoğan bu yazıya Dolmabahçe'den sonra yüklenmeye başladı. Hemen aynı gün cevap vermedi.

(Son dönemin adli olarak tartışılan belki yazıları değil ama manşetleri oldu. Mustafa Balbay'ın imzasını taşıyan 'Genç Subaylar Tedirgin' manşeti Ergenekon davasının en temel argümanı oldu.)

***

Evet, yazı tarihimiz birbirinden ağır ve etkili yazılarla dolu. Ben bir kısmını toparladım. Daha niceleri var.

Ama gelin görün ki şimdilerde Ayşe Özyılmazel'e kaldık. Twitter'da ona sataştıkları bir günün sonrasında yazdığı özgün fikir yazısından kısa bir alıntı yapayım.

Pazar neşemiz olsun.

Cik Cik Saçmalık Dünyası

...Gerçekten birilerinin hiç işi yok, hiç espri anlayışı yok, hiç tahammül anlayışı yok ve içlerinde birikmiş intikamları çok.

Twitter gittikçe delirmiş, gazozunu kaçırmış, ünlü kıyma makinesi misali bir yer haline geliyor...

786 kez okundu

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz hiç yorum yapılmamış...

YORUM GÖNDERİN

Adınız, Soyadınız


E-posta Adresiniz


Güvenlik Kodu
 
  Mesajınızı Girin